Çünkü bazı insanlar, başkalarını üzmemeyi o kadar erken öğrenmiştir ki kendi ihtiyaçlarını önemsemeyi bencillikle karıştırmaya başlamıştır.
Oysa psikolojik olgunluk, her zaman başkalarını önceliklendirmek ya da yalnızca kendini düşünmek değildir. Asıl olgunluk, başkalarının varlığını ve ihtiyaçlarını kabul ederken kendi benliğini de koruyabilmektir.
Başkasını yok saymadan kendini seçmek; kendi ihtiyaçlarınızı fark ederken başkalarının duygularına da saygı göstermek, gerektiğinde sınır koyabilmek ve ilişkilerde kendinizden sürekli vazgeçmemektir.
Peki insan neden kendini seçtiğinde suçluluk hisseder? Ve başkasını yok saymadan kendine sadık kalmak nasıl mümkün olur?
1. Kendini seçmek neden bu kadar zor?
Psikodinamik açıdan bakıldığında kişinin kendi ihtiyaçlarını ifade etme biçimi, geçmiş ilişki deneyimlerinden bağımsız değildir.
Çocuk, gelişim sürecinde yalnızca sevilmeyi değil, hangi davranışlarının kabul gördüğünü ve hangilerinin ilişkisel bir tehdit oluşturduğunu da öğrenir.
Örneğin kendi isteklerini dile getirdiğinde eleştirilen, itiraz ettiğinde sevgiden mahrum bırakılan veya ebeveynlerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılamak zorunda hisseden bir çocuk, zamanla şu sonuca ulaşabilir:
“İlişkimi korumak istiyorsam kendimden vazgeçmeliyim.”
Bu düşünce her zaman bilinçli değildir. Ayrıca yetişkinlikte otomatikleşmiş bir ilişki kurma biçimine de dönüşebilir.
Böylece kişi başkalarının beklentilerini hızla fark ederken kendi ihtiyaçlarını tanımakta zorlanabilir. Birini hayal kırıklığına uğratmak, onun için yalnızca geçici bir anlaşmazlık değil, sevilmeme veya terk edilme tehlikesi anlamına gelebilir.
Dolayısıyla sorun her zaman “hayır” diyememek değildir. Bazen asıl sorun, hayır dediğinde neler olacağına dair zihninde taşıdığı korkulardır.
Elbette bu örüntüler yalnızca çocukluk deneyimleriyle açıklanamaz. Kişilik özellikleri, kültürel beklentiler ve mevcut ilişkinin niteliği de kişinin sınır koyma kapasitesini etkiler.
2. Başkalarını memnun etmek ne zaman kendinden vazgeçmeye dönüşür?
Çevreye uyum sağlamak, sağlıklı gelişimin doğal bir parçasıdır. Ancak kişi, kabul görmek uğruna kendi duygu ve ihtiyaçlarını sürekli geri plana itiyorsa dışarıdan uyumlu görünen bir yaşamın içinde kendisine yabancılaşabilir.
Böyle kişiler çoğu zaman düşünceli, anlayışlı, fedakâr ve kolay geçinilen insanlar olarak tanımlanır.
Ancak görünmeyen tarafta farklı bir süreç yaşanabilir.
Herkesi anlamaya çalışırken anlaşılmamış hissedebilirler. Herkesin ihtiyaçlarına yetişirken kendi ihtiyaçlarının fark edilmemesine kırılabilirler. Üstelik bu kırgınlıklarını ifade etmekte de zorlanabilirler.
Çünkü öfke duymayı, ihtiyaç sahibi olmayı veya karşı çıkmayı kötü bir insan olmakla ilişkilendirebilirler.
Burada önemli bir ayrım vardır:
Başkalarını önemsemek bir seçim olduğunda yakınlığı güçlendirir. Sevilmeyi kaybetmemek için yerine getirilmesi gereken bir zorunluluğa dönüştüğünde ise kişinin benlik bütünlüğünü zorlayabilir.
Bir davranışı sağlıklı kılan yalnızca dışarıdan nasıl göründüğü değil, hangi içsel motivasyonla gerçekleştirildiğidir.
3. Kendinizi seçtiğinizde hissettiğiniz suçluluk her zaman yanlış yaptığınız anlamına gelmez
Suçluluk duygusu, insanın ilişkilerindeki sorumluluğunu fark etmesini sağlayan önemli bir duygudur.
Gerçekten birine zarar verdiğimizde, verdiğimiz sözü tutmadığımızda veya haksız davrandığımızda suçluluk hissetmek davranışımızı değerlendirmemize yardımcı olabilir.
Ancak her suçluluk duygusu gerçek bir hataya işaret etmez.
Psikodinamik açıdan bazı suçluluk yaşantıları, kişinin içselleştirdiği katı beklentilerle de ilişkili olabilir. Örneğin yetişkin bir birey, ailesinin beklentilerinden farklı bir karar verdiğinde hiçbir yanlış yapmadığı hâlde kendisini suçlu hissedebilir.
Çünkü zihninde, kendi kararını vermek ile ailesini incitmek arasında güçlü bir bağlantı kurulmuştur.
Benzer şekilde partnerinin her isteğini karşılamadığında kötü bir eş olduğunu düşünebilir.
Oysa birinin beklentisini karşılamamak ile ona zarar vermek aynı şey değildir.
Bir insan sizin kararınız karşısında üzülebilir, hayal kırıklığı yaşayabilir veya öfkelenebilir. Bu duyguların varlığı, kararınızın mutlaka yanlış olduğunu göstermez.
Burada sorulması gereken soru şudur:
“Gerçekten birine haksızlık mı yaptım, yoksa başkasının benden beklediği kişi olmaktan mı vazgeçiyorum?”
Bu iki durum arasındaki farkı görebilmek, psikolojik özerklik açısından önemli bir adımdır.
4. Sağlıklı bireyleşme, ilişkiden uzaklaşmak değildir
Bireyleşme, kişinin kendisini başkalarından ayrı, kendi istekleri ve düşünceleri olan bir özne olarak deneyimleyebilmesiyle ilişkilidir.
Ancak bireyleşmek, kimseye ihtiyaç duymamak anlamına da gelmez.
Sağlıklı bir benlik hem yakınlık kurabilir hem de farklılıklarını sürdürebilir.
Kişi sevdiği insanla aynı fikirde olmak zorunda kalmadan onu sevebilir. Bir isteğe hayır derken ilişkiyi bütünüyle reddetmiş olmaz. Başkasının üzüntüsünü anlayabilir fakat o üzüntüyü ortadan kaldırmayı her koşulda kendi görevi olarak görmez.
Bu konu, aile sistemleri yaklaşımında benliğin farklılaşması kavramıyla da ele alınır. Farklılaşma kapasitesi gelişmiş kişi, duygusal yakınlık içerisinde kendi düşüncelerini ve değerlerini koruyabilir.
Örneğin bir arkadaşınız sizden yardım istediğinde kendi koşullarınızı değerlendirerek yardımcı olamayacağınızı söylemeniz, onu önemsemediğiniz anlamına gelmez.
Aynı şekilde eşinizin bir konuda sizden farklı düşünmesi, ilişkinizin tehdit altında olduğu anlamına gelmek zorunda değildir.
Sağlıklı yakınlık, iki insanın birbirine benzemesiyle değil, farklılıklarına rağmen ilişki kurabilmesiyle güçlenir.
5. Empati kurmak ile kendinizi ihmal etmek aynı şey değildir
Başkalarının duygularını anlayabilmek, sağlıklı ilişkilerin temel becerilerindendir. Ancak empati, karşımızdaki kişinin her duygusunu düzenleme sorumluluğunu üstlenmek değildir.
Örneğin anneniz sizin aldığınız bir karara üzülebilir. Onun üzüntüsünü anlamanız değerlidir. Fakat yalnızca üzülmesini önlemek amacıyla kendi yaşamınızla ilgili bütün kararları onun beklentilerine göre vermeniz, zamanla ilişkinizde kırgınlık biriktirebilir.
Benzer şekilde partnerinizin yalnızlık hissettiğini anlayabilir, onunla ilgilenebilirsiniz. Ancak onun yalnızlık yaşamaması için kendi sosyal çevrenizden, dinlenme ihtiyacınızdan veya kişisel hedeflerinizden sürekli vazgeçmeniz gerekmez.
Burada ruhsallaştırma, yani mentalizasyon kapasitesi önem kazanır.
Mentalizasyon, hem kendi zihinsel durumlarımızı hem de karşımızdaki kişinin duygu, düşünce ve niyetlerini anlamaya çalışabilmektir.
Bu beceri bize aynı anda iki gerçeği taşıyabilme olanağı sağlar:
“Onun üzülmesini anlayabiliyorum.”
“Buna rağmen kendi ihtiyacım da önemli.”
Bu iki cümle birbirini geçersiz kılmaz.
Başkalarının duygularına duyarlı olmakla kendi sınırlarını korumak birbirinin karşıtı değildir.
6. Kendinizi seçmek her zaman kendinizi haklı görmek değildir
Kendini seçmek, her durumda kendi isteklerini önceliklendirmek, kimseye açıklama yapmamak veya davranışlarının başkaları üzerindeki etkilerini önemsememek değildir.
Bazen bir ilişkide fedakârlık yapmak gerekir. Bazen kişisel bir isteği ertelemek, ortak sorumlulukları üstlenmek veya sevdiğimiz birinin ihtiyacını önceliklendirmek sağlıklı bir tercihtir.
Belirleyici olan, kişinin bunu ne kadar özgürce ve karşılıklılık içerisinde yaptığıdır.
Kendini seçmek adına sürekli başkalarının ihtiyaçlarını görmezden gelmek, sağlıklı özerklikten çok ilişkisel kopukluğa dönüşebilir.
Diğer taraftan sürekli uyum sağlamak da gerçek bir yakınlık yaratmayabilir.
Çünkü kişinin hiç sınır koymadığı bir ilişkide karşı taraf, onun gerçek tercihlerini ve ihtiyaçlarını tanıma fırsatını kaybedebilir.
Sağlıklı ilişki, yalnızca başkalarının bize uyum sağlamasıyla değil, iki tarafın da var olabildiği bir alan oluşturulmasıyla mümkündür.
7. Peki, başkasını yok saymadan kendimizi nasıl seçebiliriz?
Öncelikle kendi ihtiyacımızı fark etmemiz gerekir.
Bir isteği kabul etmeden önce kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa karşımdaki insanın tepkisinden korktuğum için mi?”
Ardından suçluluk duygusuyla otomatik biçimde hareket etmek yerine bu duygunun kaynağını anlamaya çalışabiliriz.
Sınır koyarken karşı tarafın duygusunu kabul etmek, kendi kararımızdan vazgeçmemizi gerektirmez.
Sınır koyarken kullanılabilecek cümleler
“Bunun senin için önemli olduğunu biliyorum. Ancak bugün kendime zaman ayırmaya ihtiyacım var.”
“Üzüldüğünü anlıyorum. Fakat bu kararı kendi ihtiyaçlarımı da düşünerek verdim.”
“Seninle farklı düşünüyorum ama bu, seni önemsemediğim anlamına gelmiyor.”
Bu ifadeler ne saldırgandır ne de boyun eğicidir. Hem kişinin kendisine hem de karşısındakine psikolojik alan tanır.
Elbette sınır koyduğumuzda bazı ilişkilerde çatışma yaşayabiliriz. Her ilişkinin bunu aynı olgunlukla karşılamasını bekleyemeyiz.
Önemli olan, çatışmayı bütünüyle ortadan kaldırmak değil, farklılıkların varlığına rağmen saygıyı ve iletişimi sürdürebilmektir.
Sonuç: Kendinizi seçmek, başkasını kaybetmeyi göze almak zorunda olduğunuz bir savaş değildir
Psikolojik olgunlaşmanın önemli göstergelerinden biri, sevgi ile kendinden vazgeçmenin aynı şey olmadığını öğrenebilmektir.
İnsan hem sevebilir hem sınır koyabilir. Hem anlayış gösterebilir hem itiraz edebilir. Hem başkalarının ihtiyaçlarına duyarlı olabilir hem de kendi ihtiyaçlarını önemseyebilir.
Kendini seçmek bazen suçluluk hissettirebilir. Çünkü insan yalnızca davranışlarını değil, yıllardır sürdürdüğü ilişki kurma biçimlerini de değiştirmektedir. Ancak bu süreçte amaç, başkalarına karşı duyarsızlaşmak değil, kendine karşı da duyarlı olmayı öğrenmektir.
Unutmayın: Bir ilişkide kalabilmek için sürekli kendinizden vazgeçmeniz gerekiyorsa, o ilişkide fiziksel olarak bulunuyor olsanız bile psikolojik olarak kendinize yeterince yer açamıyorsunuzdur.
Ve belki de sağlıklı ilişkinin en önemli göstergelerinden biri şudur:
Birbirimizi sevmek için birbirimizden vazgeçmemiz gerekmediği gibi, kendimizi sevmek için de başkalarını yok saymamız gerekmez.
Bu yazı psikoeğitim amaçlıdır; kişiye özel psikolojik değerlendirme veya psikoterapinin yerine geçmez.


